MetaL GrupLarının AnLamLarı
In Flames
Alevlerin İçinde…
gorgoroth
lord of the ring te şeytanların yaşadığı ada
morbid angel
ürkütücü melek
sepultura
kabir (mezar)
Soulfly
uçan ruh yada ruh uçuşu..emin deilim..
Slayer
katil
Moonspell
büyülü ay
Iced earth
buzul dünya
My dying bride
ölü gelinim
Dream theater
düş tiyatrosu
Queen
Kraliçe…
Megadeth
Aşmış Ölü(m);Atom bombası adına…
Testament
Vasiyetnâme…
Judas Priest
Yahuda Rahibi..
Manowar
Savaşan adam
Black Sabath
Kara Kilise
muse
ilham perisi
Cannibal Corpse
Yamyam Cesedi
Nightwish
Gece arzusu
Iron Maiden
Demir Bakire
Slipknot
ilmik
Creed
İman
Amorphis
A morph is : Tanımlanamayan şekil, Şekilsiz
Hatebreed
Nefret Tohumu
Korn
Mısır tanesi(bu anlamda değişime uğramış)
Limp Bizkit
Yumuşamış bisküvi( bu anlamda bu da metamorfoz geçirmiş)
Placebo
psikiatride kullanılan hiç bir işe yaramayan ama hastalara tabiki bunu söylemeyip onları ilaç
içtikçe iyileştirdiklerine inananlara verilen ilaçlar
Pearl Jam
İnci Reçeli-İnci Karışımı
R.E.M.
Rapid Eye Movements
uyku halindeki gözlerin süratlı ama bilinçsiz hareketleri demek.
RAMMSTEIN
eski moda bir kapı taşı
evanescence
buhar olup uçmak…
Disturbed
rahatsız
guns ‘n roses
silahlar ve güller..
apocalyptica
vahiysel
blind guardian
kör gardiyan
bloodhound gang
kanlı av köpeği çetesi
deftones
becerikli kişiler
the cure
şifa
Paradise Lost
Cennet Kaybetti.
The Doors
Kapılar.
anarşistlerden troçkistlere güzelleme koçaklama
her şeyim tamam da bir sendin noksan
fabrika tarla demeden yollara düştüm
içim ürperiyor
ya evde yoksan
aşkınla ne garip hallere düştüm
her şeyim tamam da bir örgüttü noksan
köy kent demeden yollara düştüm
içim ürperiyor
ya evde yoksan
elbisem gündelik pabucum delik
haberin olsa da bir grev yapsan
parkam paralandı devrim beklerken
içim ürperiyor
ya evde yoksan
bilinçlenmişsen kapını çaldığımda
saç baş janti esas duruşsan
bir de varsa masanda das kapital
içim ürperiyor
ya evde yoksan
sabahlara kadar üretsek tüketsek
sen işe gitsen ben de partiye
bilimsel bir ütopyanın peşine düşsek
içim ürperiyor
ya evde yoksan
yanlış mı kalmış aklımda acaba
ekim sokağı numara 17
boşa mı gitcek bu kadar çaba
içim ürperiyor
ya evde yoksan
ya sınıfı kaybettim ya ben kayboldum
ne olur yeni bir analizle karşıma çıksan
tepeden tırnağa post modern oldum
içim ürperiyor
bir devrim yapsam
Punk, Grunge'dan Farklıdır..
Grunge, Seattle'da ortaya çıkan bir alternatif rock müzik türü ve hayat tarzıdır. Sözlük anlamı "kirli, dağınık"tır.İsim babası Mudhoney solisti Mark Arm'dır
1980'lerin sonu, 1990'ların başında popüler olan bu müzik akımı, 1991 ve 1994 yılları arasında en yüksek popülariteye ulaşmıştır. Amerika'da X Kuşağı ile ilişkilendirilmektedir. Grunge giyim tarzı yırtık yamalı kotlar ,oduncu gömlekleri olarak gösterlir.Oduncu gömleği grungen giyiminin temel taşıdır bile denilenebilir.Müzik tarzı olarak grunge Punk'dan daha ağır Heavy Metal'den daha melodikdir.Grungenin başkenti olarak Seattle kabul edilir.Alice in chains ,Nirvana, Mudhoney gibi grubların doğuş yerleri Seattle'dır.Grungenin yükselişi Nirvananın popülerliğiyle olmuş ve Nirvananın dağılmasıyla hızlı bir düşüşe geçmişdir.
Başlıca Grunge Grupları :
Nirvana
Stone Temple Pilots
Pearl Jam
Mudhoney
Alice in Chains
Soundgarden
Mother Love Bone
Green River
Fluid
Screaming Trees
Tad
Melvins
Silverchair
Günümüzde Punk
Evet. Bugün pek çok punk, "Punk ölmedi" derken, hızlı, gürültülü ve dikbaşlı herşeyi kutlayan bu altkültürün, kitleleri de ardına alarak hala canlı olduğunu kastediyor.

Punk Gerceği
Malcolm McLaren New York Dolls ve Sex Pistols’ın menajeri) Punk istikbalin kuşağıdır. Onlarla gurur duyacağız. Bu bir sınıf savaşı.
Jon Savagerock eleştirmeni) 1976 yazı, alametlerin belirdiği günlerdi. İngiltere’deki kriz, Stuart Hall’a göre, “frenleri patlamış kapitalist resesyonun, olağanüstü yüksek enflasyonla, yaşam standartlarındaki erozyonla ve çalışan sınıfların sermayeye kurban edilmesiyle eklemlenmesiydi.” Haziran ayında işsizlik 1.5 milyona, aktif işgücünün %6.4’üne çıkmıştı.
Bu, 1940’tan bu yana en yüksek orandı. Temmuz ayında, hazine, başbakan Denis Healey’e kamu harcamalarını kısması için uyarıda bulunmuştu. Piyasaların güvenini kazanmanın başka çaresi yoktu. 1977 ve1978 bütçelerinden yapılacak 1 milyar pound’luk kısıntının bile krizi aşmayacağı görülünce , Britanya hükümeti eylül sonunda IMF’nin kapısını çalmak zorunda kalmıştı. Her ne kadar uluslararası bir kuruluş olsa da, IMF’nin yönetimi muhafazakar Amerikalıların elindeydi. Ve IMF yönetimi sosyalist eğilimli hükümetlerden hoşlanmıyordu.
Joe Stummer: (The Clash) “I’m So Bored With The USA” in (Gına geldi ABD’den ) sözleri şimdi bile pek fena gelmiyor. Diktatörler hakkındaki gerçeğin önemli bir kısmını ifade ediyor:”Yankee doları dünyanın diktatörlerine dikte ettiriyor.”
Jon Savage: 1977’nin ilk aylarında cazibe merkezi punk’tı, tıpkı 80’lerin sonuna doğru rap ve house’un olduğu gibi. Müzik endüstrisi “alt”tan gelen tazyike cevap vermek zorundaydı. Bir grup kurmakla plak sözleşmesi yapmak arasında süre müthiş kısalmıştı. Gruplar daha ilk konserlerinde basında yer alıyorlar, ikinci konserlerinde plak sözleşmesi imzalıyorlardı.
Nick Kentrock eleştirmeni) Malcolm McLaren`le ilk karşılaşmNe Oldu Ne Oldu Ne Oldu King`s Road`daki Granny Takes A Trip adlı dükkanda oldu. Tweed ceketli, meşin pantolonlu, kravatlı, kıvırcık saçlı, biraz asabi bir tipti. New York Dolls hakkında “Elveda Androjeni” diye bir yazı yazmıştım. Glam rock`un geri teptiğini, çünkü her fırça sakallı gerzeğin makyaj yapıp ortaya çıktığını, gay olmayanların gay pozu yapmayı bırakıp yeniden gençliğin gerçek hayatlarıyla, sorunlarıyla irtibatlı şarkılar yazmaları gerektiğini söylemiştim. Bowie işi sulandırmaya başlamış, Bryan Ferry, Gatsby tribine girmişti. Geriye sadece Dolls kalmıştı. Malcolm yazıyı çok beğendiğini söyledi ve yakınlaştık. 1963 ile 1974 arasında olup bitenleri virgülüne kadar öğrenmek istiyordu.
Malcolm McLaren: Yeni bir şey yapmak istiyordum, geçmişe dair hiç bir şeye katlanamıyordum. Siyah renge ve özgün dizayna ağırlık veren bir butik açmaya karar verdim. King`s Road`daki dükkanda, normalde fetiş malzeme olarak satılan seksi kıyafetleri, gündelik sokak kıyafetleri olarak sunmayı kafaya koymuştum.
Vivienne Westwood: (McLaren`in ortağı, modacı) Sex`in temel amacı şu: insanların fantezilerini gerçekleştirecek ve kendilerini değiştirecek özgüveni kazanmalarına ilham kaynağı olmak. Bu butikle aslında siyasi bir beyan yapıyoruz ve sisteme darbe vurmayı hedefliyoruz.
Jon Savage: McLaren, İngiliz rock`n` roll`unun duayeni Larry Parnes`a hayrandı, onu örnek alıyordu. 1950`lerin sonlarında Larry Parnes, harikulade isimler verdiği şarkıcıları ambalajlayıp piyasaya sürmüştü: Billy Fury, Duffy Power, Dickie Pride, Johnny Kidd…
Nick Kent: Malcolm, Johnny Kidd`in kendi kuşağını Dylan`dan daha fazla etkilediğini söylüyordu. İşçi sınıfı kökenli, kendini ifade etmekten aciz rock starı mitolojisine tutkuyla bağlıydı.
Malcolm McLaren: Steve Jones olmasaydı, Sex Pistols olmazdı. Steve, Dickens`ın romanlarından fırlamış bir sokak çocuğuydu. Larry Parnes ve Bill Fury ikilisi gibiydik. T.S. Eliot yada Gene Vincent üzerine konuşmuyorduk, ama birbirimizi çok iyi anlıyorduk.
Steve Jones: (Sex Pistols) Skinhead`dim. Maçlara giderdik, Queens Park, Chelsea, Fulham; maç seyretmezdik, kavga çıkarırdık.
Jon Savage: Steve Jones`un babası eski bir boksör, annesi ise kuafördü. Hınzırdı, muzipti, ama okuması yazması yok denecek kadar azdı. Ne öğrendiyse, sokaklarda öğrenmişti. Mahalle arkadaşları Paul Cook ve Wally ile (Warwick Nightingale) birlikte grup kurmaya çalışıyordu. Cook, Pistols`ın davulcusu olacaktı, Wally`nin kaderi ise Beatles`ın Pete Best`ine benzeyecekti.
Warwick Nightingale: Steve, Rod Stewart olmak istiyordu. King`s Road`a takılıyorduk, çünkü Faces, Bowie, Bryan Ferry giysilerini oradan alıyordu. Steve o dükkanlardan giysi araklıyordu, çünkü aynen Rod Stewart gibi giyinmek istiyordu.
Sly Sylvain: (New York Dolls) Aslında Sex Pistols benim grubum olacaktı. Malcolm dükkanlarına takılan çocuklardan söz etmiş, “seninle birlikte çalmak istiyorlar” demişti. Fakat o arada yeni menajerimiz Dolls`a bir Japonya turnesi bağlamıştı, 30.000$ alacaktım. Bu, o güne kadar duymadığım bir rakamdı. Ama sonuçta yanlış yapmış oldum.
Jon Savage: John Lydon`ın hemen dikkati çeken bir karizması vardı. Kısa yeşil saçları, berduş hali, “Pink Floyd`dan nefret ediyorum” yazan tişörtüyle Richard Hell – Uriah Heep kırması gibiydi.
John Lydon: ( Sex Pistols) Sex, herkesten farklı birşey yapıyordu. Vivienne beni büyülemişti… King`s Road`a milleti gıcık etmek için giderdik. Başka yapacak ne vardı ki? Ortalıkta zun saçlı herif ve Roxy Music giysileri kaynıyordu. Küt ve sıkıcı insanlardı. Herşeyden sıtkım sıyrılmıştı. Eskiden benimde saçlarım uzundu, omuzlarıma kadar. 14 yaşımda iken insana isyankarlık gibi geliyordu. Okuldan atılmamın sebeplerinden biride uzun saçtı. Bir katolik okuluna gidiyordum. Bence bütün katolik okulları kapatılmalı. Nefreti orada öğrendim. Geleceğin ne olduğunu, kültür dediğimiz şeyin zırvalığınıda orada gördüm. Din dersleri işkence gibiydi. Sonunda müslüman olmak istediğimi söyledim, din derslerinden yırtmak için. Okulda bana Hell`s Angel derlerdi, annem – babam yoksul olduğu için okul üniforması alamıyorlardı, bende blucin – tişörtle gidiyordum. Yağmurlu günlerde de meşin ceket giyiyordum, Hell`s Angel lafı oradan çıkmıştı. 1972`de Scala`da Iggy ve Stooges`ı seyretmiştim. Iggy`yi pek seven yoktu o zamanlar, ben seviyordum. O yıl okuldan kovuldum.Finbury Park`taki reggae barlarına takılmaya başladım. Saçlarım uzundu hala. Bir takım ıvır zıvır işlerden sonra, 73`te sanat okuluna girdim. Sid`i orada tanıdım. O zamanlar da pozcuydu. Adı John Ritchie`ydi, Sid ismini ben taktım, pet hamster`ıman ötürü. Vicious sonra geldi, Lou Reed`in şarkısından. 75`te evden kovuldum, saç yüzünden. Herkes uzun saçlıydı, bir gün lanet olsun deyip kısacık kestirdim ve yeşile boyadım. Marul gibi olmuştu. Peder o halimi görünce “çık git bu evden” dedi, “bir daha gelme”. Ben de Sid in evine yerleştim.
Jah Wobble: (Killing Joke) King`s Road`ın revaçta olduğu günlerdi. Oraya ilk takılan, McLaren`le ilk tanışan Sid`di. Sex tayfasını John`la tanıştıranda oydu. Grup kurma fikri ortaya çıktığında Sid, Portobello`da seyyar tezgah açmıştı.
Jon Savage: McLaren, Barnie Rhodes`un tavsiyesiyle, Lydon`a Pistols`a katılmasını tavsiye etti. Steve Jones`un gitarı fena değildi ama şarkıcılığı berbattı. McLaren, grubun lokomotifi olabilecek bir solist arıyordu. Lydon teklifi reddetti, McLaren ısrarla provaya davet etti.
John Lydon: Çok şaşırmıştım, “ben keman çalıyorum” gibi bir cevap vermiştim. Müzik dünyasının, her ne kabiliyetim varsa, ona bir kanal olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Jon Savage: 1975 sonbaharında müzik sanayii, sosyo – kültürel müzik yapmak isteyen yeni gruplara sempati duymuyordu. İngiltere müzik piyasasının %60`ı altı çokuluslu şirketin elindeydi. Pistols`ın kurulduğu günlerde, 1975`in sonlarına doğru, müzik sanayiinin gözdesi, 74 Eurovision birincisi Abba`ydı. İsveçli topluluk, son 50 yılın sentetik Amerikan kültüründen türettiği şarkılarını İngilizce – popun esperantosu – söylüyordu. Popüler müzik, Abba`vari şarkılar ve büyük grupların stadyum konserleri arasına sıkışmıştı. Genç müzisyenler için pub`lar dışında pek fazla bir seçenek kalmamıştı. 1975 sonbaharında, bu kapıyı Dr Feelgood açtı ve The Stranglers, Eddie & The Hot Rods ve Strummer`ın 101`ers`I gibi yeni kuşak gruplar o kapıdan sökün etti.
Paul Cook: (Sex Pistols) Elimizi çabuk tutmamız gerektiğini farkettik. Dipten gelen dalga vardı, bir sürü insan grup kuruyordu. Bir şeylerin olacağı hissediliyordu.
Jon Svage: Grubun adı Sex Pistols oldu, Lydon`sa çürük dişlerinden ötürü Johnny Rotten. McLaren, Larry Parnes`ın müstear isim anlayışını tersyüz ediyordu, “çılgın” değil “çürük”, “seksi tabancalar” değil “seks tabancaları”. Hareketin adıysa, 75 eylülünde New York`ta konacaktı.
Legs McNeil: (rock eleştirmeni) Dergiye isim arıyorduk John`a (Holmstrom) “neden punk olmasın?” dedim. O sıralarda televizyonda Kojak ve Baretta gibi popüler polis dizileri vardı. Polisler suçluyu yakaladıklarında “seni pislik, senipunk” derlerdi.
Jon Savage: Punk hareketi birçok öğeyi bir araya getiriyordu. Ramones`in çizgi roman niteliği, Talking Heads`in uslupçuluğu, Suicide`ın posta koyan tavrı, Blondie`nin 60`lardan yadigar edası, Verlaine ve Richard Hell`in “yüzyıl sonu romantizmi”, bunlardan bazılarıydı. İlk sayısının kapağına Lou Reed`I koyan Punk dergisinde, Patti Smith`le Rimbaud, Television`la Gerard de Nerval ve Richard Hell`le Nietzsche üzerine söyleşiler yer alıyordu.
Mary Harron: (rock eleştirmeni) Legs`in Punk`ta, Richard Hell`le yaptığı harika bir söyleşi var. O günlerin havası çok iyi dile getiriliyor: İnsanlar olumsuz şeyler söylemek istiyorlardı. Atmosferde nihilizm vardı, ölğüm arzusu… Her şey çözülüyor, iflas ediyor, şehir çatırdıyordu. Yine de neredeyse mistik, harikulade bir duygu vardı.
Jon Savage: Sex Pistols`ın ilk sahneye çıktığı hafta, David Bowie`nin altı yıllık “Space Oddity”si listelerde bir numaraya çıkmıştı.
Simon Barker: Hepimiz şu veya bu şekilde Bowie ve Roxy görüntüsündeydik. Siouxsie`nin göz makyajı “Otomatik Portakal”ın uzantısıydı. Saçını ilk boyayanda oydu. Sonra bizde boyamaya başladık.
Adam Ant: Sex Pistols`ın ilk konserinde oradaydım. Benimde içinde bulunduğum Bazooka Joe`nun ön grubu olarak sahne almışlardı. Hiç unutmadığım bir görüntüydü. Kimseyi iplemedikleri her hallerinden belliydi. John`un üzerinde “I hate pink floyd” ( Pink Floyd`dan nefret ediyorum) yazan bir tişört vardı. Jones genç bir Pete Towshend gibiydi, Paul Cook Rod Steawart`a benziyordu. Glen Matlock`un üzerinde pembe meşin bir kadın bluzu vardı. Gitar solosu filan yapmıyorlar, basit, sade şarkılar söylüyorlardı. O güne kadar hiç görmediğim bir tavırları vardı. Gözlerindeki ifade, büyük bir grup olacaklarını söylüyordu. Ertesi gün Bazooka Joe`dan ayrıldım. Pistols, benimde çalabileceğim basitlikte şarkılar söylüyordu. Kendi grubumu kurmaya karar verdim.
Joe Strummer: 101`ers gayet iyi gidiyordu. İlk single`ımız çıkmıştı; “Keys To Your Heart”, hızlı bir pub rock şarkısıydı. Çok sıkı çalışıyorduk. 14 günde 12 konser vermiştik. Sex Pistols, Nisan 1976`da – ön grubumuz olarak – Nashville kulübünde sahne almıştı. Seyircilerin arasında oturup onları seyrettim. Lydon “hala tahmin edemediyseniz, söyleyelim: biz Sex Pistols`ız dedi ve “Substitute”a dört nala daldılar. Ardından “Steppin Stone”u çaldılar. Bizden fersah fersah ilerideydiler. Biz bardaki serhoşlara “Route 66”i çalıyorduk, “n`olur bizi sevin” edasındaydık. Onların tavrıysa “ne düşündüğünüz ipimizde değil, biz bunu çalmak istiyoruz ve çalıyoruz”du. Başka bir yüzyıldan gelmiş gibiydiler. Aklım durdu. Gerçekten kimseyi iplemiyorlardı. Seyirciler şaşkınlık içindeydi. Bağlanmış konserlerimiz vardı, fakat grubu dağıttım. Çıldırdığımı sandılar. Haklıydılar. Ama, Bernie Rhoders ve Malcolm McLaren`in dizayn ettiği tişörtte ne yazıyordu: “Hangi taraftasın?” Her şey çok netti.
Roger Armstrong: Strummer, “101’ers’dan ayrıldım”. Dedi. Sonra da Sex Pistols’ın geleceği temsil ettiğini anlamaya başladı. O üçlüyü King’s Road’dan tanıyordum. Malcom McLaren, Bernie Rhodes ve Andy Czezowski: Terzi, haham ve muhasebeci. Tuhaf bir iş birliğiydi. Her biri kendi gruplarını yarattı. Malcom Pistols’I, Bernie Clash’I, Andy Damned’i.
Howard Devoto: (Buzzcocks) Sex Pistols’I seyrettiğim güm hayatım değişti. Birdenbire hayatıma yön bulmuştum, tutkuyla dahil olmak istediğim bir akımla karşılaşmıştım.
Jon Savage: Nihilizm, bir tanıma göre, olumsuzlama yada inancın sinik bir reddi değil, inançsız olarak yaşamanın pozitif cesaretidir. Pistol ve fanları bir negatif patlamaydı ve bu hemen hemen bütün değerlerin reddi anlamına geliyordu. Fakat kısa bir süre sitüasyonist ve Maocu fikirleri kendilerine kılavuz yapmışlardı.
Viv Albertine: Saçlarınızı en akıl almaz şekillere sokuyorduk. Bu, bir kadın için çok ilginç bir şeydi. Yad a Siouxsie gibi göğüsleri açıkta bırakan şeyler giymek… İnsanın hayatla ilişkisini temsil eder.
Jon Savage: Warhol gibi, McLaren ve Westwood da kanı kanayan gençliğe istedikleri gibi davranabilecekleri özgür bir yaşam alanı sağlamışlardı. Warhol gibi, onlarında konvansiyonel ahlaka prim vermemeleri hem özgürleştiriciydi,hem de güçlü olmalarını sağlayan bir kaynaktı. Punk, düzene hasmane bir tavır alarak yola koyuldu. Ahlaki bir içeriği ve niyeti vardı, ama şiddetle, şok etmeyi hedefleyen taktiklerle vwe sinizmle gölgelendi; safiyetini yitirdi. Ancak , muhteviyatındaki varoluşsal hakikat sayesinde Soho ve benzeri “ada”ların ötesinde toplumla etkileşim içine girmeyi başardı.
Pete Shelley: (Buzzcocks) “Boredom”ı yazdığımızda Howard bir kravat fabrikasında gece vardiyasında çalışıyordu. Sözleri fabrikada yazmıştı.
Howard Devoto: Saldırgan, agresif bir tarafımız vardı, ama başlangıçta öyle olması kaçınılmaz. “Size biraz varoş öfkesi göstereyim” diyor insan ister istemez.
Caroline Coon: Punk grupları arasında, hep bir “Sex Pistols`dan önce, Sex Pistols`dan sonra” tartışması vardı. “Johnny Rotten`ı görünce müzik anlayışımız tepeden tırnağa değişti” (Clash, Buzzcocks) ya da “Sex Pistols`dan yıllar önce biz böyle müzik yapıyorduk” (Slaughter and the Dogs) ya da “biz Sex Pistols`dan fersah fersah ilerideyiz” (Damned).
Jon Savage: Pistols, Manchester`daki ikinci konserlerinde “Anarchy In The UK”i ateşledi. Bu, bir savaş ilanıydı. İlk iki dizedeki (“I`m an anti-christ / I`m an anarchist” – Ben bir deccalim, ben bir anarşistim) o yarım kafiye değildi büyüleyici olan: On saniye içinde iki tabu birden yıkılıyordu. Ortaçağda dehşet veren bir kelime olan “deccal”, 1976`da hala bir kıyamet tehdidi tonu taşıyordu. Toplumsal demonolojide anarşist yakın zamanlara ait bir sözcüktü, deccalin seküler versiyonuydu. Toplumsal imgelemde, bu iki sözcük isyan, karmaşa çağrışımı taşıyordu. Bunların Vivienne Westwood ve Jamie Reid tarafından Lydon`a fısıldandığına hiç şüphe yoktu. McLaren ve Westwood, dizayn ettikleri tişörtlere İspanyol anarşisti Durruti`nin sloganlarını işlemişlerdi. Jamie Reid de, Fourier gibi özgürlükçü düşünürlerle ve William Morris gibi İngiliz anarşistlerin fikirleriyle haşır neşirdi.
Jamie Reid: (grafik tasarımcı) John`la (Lydon) sitüasyonistler ve anarşistler hakkında birçok şey konuşmuştuk. Sex Pistols, sol politikaların topluma ulaştıramadığı mesajlar için mükemmel bir vasıtaydı.
Simon Barker: Malcolm`un organize etmeyi düşündüğü “Punk Festivali” iyi bir fikirdi. Çünkü medya, punk`ın bir festival organize edebilecek kadar büyük bir hareket olduğuna kani yoktu. Aslında bütün hikaye 100 Club`daki birkaç kişinin marifetiydi, ama olay punk`ın Mekke`sine dönüşmüştü.
Sioxsie: (Sioxsie and the Banshees) Yeterli sayıda grup yoktu, Malcolm “bir gruba ihtiyaç var” dediğinde, ben “biz varız” demiştim. Ortada grup falan yoktu. Ertesi gün provalara başladık. Sid Vicious, Marco Pirroni, Stephen ve ben. Daha önce The Cry of the Banshee diye bir grup 100 Club`da sahne almıştı, Banshee (Kelt folklorunda azrail) harika bir kelimeydi.
Vic Godard: (Subway Sect) O günlerde giysilerimizi griye boyardık. Velvet Underground`un gitar stilini aparmıştık. Rock şarkılarının yazılış biçimini değiştirmeye çalışıyorduk. Þarkılardaki Amerikanizmi elimine ediyorduk. Sözlere pek aldırmıyorum, dilin farklı olması yeterliydi. “Yeah” ve “baby” gibi kelimelerin geçmemesi gerekiyordu.
Jon Savage: 20 Eylül 1976`da Sex Pistols, Subway Sect, Siouxsie and the Banshees, Stinky Toys, Buzzcocks, Damned ve Clash katılımıyla ilk punk festivali gerçekleşmişti. Aynı günlerde, Sex Pistols`ın EMI`la sözleşme imzalaması, projektörleri punk`a çevirmişti. Ekim ayının ilk haftasında Melody Maker ve Sounds dergileri uzun punk dosyaları hazırlamış, Melody Maker yazarı Caroline Coon, punk`ın şiarı olacak deyişi, “do it yourself”in adını koymuştu. Punk`ın medyadaki bu ilk görüntüleri gayet olumluydu ama, çok geçmeden aksi istikamette yol alınacak, hareketin medyayla ilişkisi Faust`yen bir sözleşmeye dönüşecekti.
Caroline Coon: Kendi kuşağımın idealizminin punk`lar tarafından – üstelik bayağı agresif bir biçimde – olumsuzlanmasını ummamıştım doğrusu. Fakat sonra farkettimki, bu çocuklar tabloid basındaki hippi imajıyla büyümüştü. Þimdi aynı basın hippilere yaptığını punk`lara yapıyordu.
Jon Savage: Pistols Soho`da üslenmişti, mutena semt Chelsea`nin iki adım ötesindeydi. Clash`se varoşlardan geliyordu, daha sıcak, daha halktandı. Pistols açık ya da örtük şekilde bütün değerleri imha etmekten söz ediyordu, Clash`se daha insani, toplumsal meselelere daha duyarlıydı, ayakları daha yere basıyordu… Clash`i en önemli iki gruptan biri haline getiren şarkı “White Riot”tı. Notting Hill Karnavalı, İngiltere`nin siyah nüfusunun nadir mutlu günlerindendi. Pek dostane olmayan bir atmosferde yaşayan siyahlar, bu karnavalda kendi geleneklerini ifade etme imkanı buluyordu. 75`e gelindiğinde, karnaval siyahlarla ingiliz polisi arasında sert çatışmalara sahne olmaya başlamıştı. 76`daki festivalse iki gün süren bir sokak savaşıydı. 456 kişi yaralanmış, 60 kişi tutuklanmıştı.
Joe Stummer: Çok güzel bir gündü. Barnie (Rhodes) ve Paul`la (Simonon, Clash`in gitaristi) reggae`ye kaptırmış, karnavalın tadını çıkarıyorduk. Yirmi aynasızın kalabalığın üzerine yürüdüğünü gördüm, bir sonraki sahne bir kola kutusunun polislerden birinin kafasında patlamasıydı. Akabinde yirmi tane daha havada uçmaya başladı. Sonrası arbedeydi. O gün “White Riot” diye bir şarkı yazmam gerektiğini düşündüm.
Jon Savage: “White Riot”, beyaz mülksüzlerin öfkesini ve umut arayışını dile getiriyordu: “Siyahların bir sürü sorunu var, ama onlar polise taş atmaktan çekinmiyor, beyazlarsa okula gidiyor, kalın kafalı olmayı öğreniyor. “White Riot” beyazların kendi isyanını örgütlemelerine çağrıysa, “What`s My Name” de kimlik arayışındaki gençliğe sınıf kimliğini öneriyordu. Strummer, bir söyleşide “insanın pantolonu beynini yansıtır” demişti. Clash, giysilerini sloganlarının mecrası olarak görüyordu.
Joe Strummer: Kılavuzumuz Bernie Rhdes`du: Bütün kitapları okumuş, bütün akımları öğrenmişti.giysilerimize yazı yazma fikri büyük ihtimalle ondan çıkmıştı. Sitüasyonistlere dair bildiğim bir şey yoktu, hala da bildiğimi söyleyemem, ama yazılı elbiselerin kaynağı oydu.
Steve Connoly: Clash`i sahnede seyretmek büyük zevkti. Pistols`dan fan devşiren ilk grup onlardı. Pistols`ın nihilizmi yıkıcı, Clash`inkiyse yapıcıydı. Yıkıcılık ve yapıcılık el ele gider zaten. İnsanın kafasını duvara vurması yeterli değildir, niye vurduğunu bilmesi gerekir. Anarşi hakkında biraz okumuştum, Bakunin”yıkıcılık yaratıcı bir duygudur” diyordu.
Mary Harron: 1976 sonbaharında Pistols`la röportaj yapmıştım. Havada şiddet vardı. Sokaklarda şiddet vardı. 100 Club`da gamalı haçlı kızlar görmüştüm.
Siouxsie: Gamalı haçı anne-babamızı tilt etmek için kullanıyorduk. Yaşlılardan nefret ediyorduk. “Hitler`e gününü gösterdik” diye gururlanırlardı. Gamalı haç onlara küfür gibi gelirdi; onlara küfretmek için takardık bunu.
Sophie Richmond: Başlangıçta bir şakaydı sadece. Fakat gamalı haçlı tişörtler ortaya çıkınca herkes alarma geçti.
Jon Lydon: Gamalı haç, Siouxsie’yle Sid’in salağıydı. Gerçi, arkadaki fikir, maziye dair herşeyi gömmek, tarihi sıfırlamak, taptaze bir başlangıç yapmaktı. Ama yol o değildi. Olmadığı anlaşıldı zaten.
Jon Savage: 1976’nın son günlerinde punk plakları yağmur gibi yağmaya başlamıştı. Sadece Patti Smith Group’un “Radio Ethiopia”sı gibi büyük şirketlerin single’larıda art arda patlıyordu: Pere Ubu’nun “30 Seconds Over Tokyo”su, Television’ın “little Johnny Jewel”ı, Wayne County’nin “Max’s Kansas City”si… Punk’ın dünyanın dört bir yanında geçer akçe olduğunu Avustralya’dan gelen bir 45’lik kanıtlıyordu:The Saints’in “ I’m Stranded “ı o güne kadar görülmüş en sert, en yırtıcı sesti. Sex Pistols’ın EMI’la sözleşme imzalamış olması müzik endüstrisi için ciddi bir sinyaldi. EMI yetkilisinin sözleri, sanki McLaren’ın ağzından çokmış gibiydi: “Sex Piltols, Stones’u saf dışı bırakıyor. Pistols’un gözünde Stones düzeni temsil ediyor. Bu grup yeni bir dalganın habercisi.”
Richard Boon:Sex Piltols olayında bir çok fikir iç içeydi. New York’taki post*Fluxus hareketi, İtalyan ve Alman performans sanatı ve bir miktarda, henüz emekleme halindeki, ama güzel sanatlar öğrencileri arasında revaçta olan İngiliz performans sanatı.
Jon Savage:12 ekim 1976’da Pistols ilk albüm için stüdyoya girdi. “Anarchy”, Pistols’ın manifestosuydu, dolaysıyla o şarkıyla kamuoyunun önüne çıkmak istiyorlardı. “Anarchy” 26 Kasım’da piyasaya çıktı ve çok geçmeden büyük gürültü koptu. Dönüm noktası 2 Aralık’tı. Prime time da yayınlanan Today News adlı programa çıkan Pistols, ünlü anchorman Grundy’yle kapışıp birkaç küfür sallayınca ortalık birbirine girdi. Tabloid’inden ağırbaşlısına, İngiliz basını ateş püskürüyordu. EMI sözleşmeyi feshetti, Pistols konserleri birçok şehirde iptal edildi. Grudy skandalı Pistols’ı hem zirveye taşıdı, hem de uçuruma itti.
Carolline Coon:Bu çocuklara enjekte edilen anarşizm naftalin kokuyordu. Punk’ın çözülmesine bu eski kafalı anarşizm sebep oldu. Kendilerini yok edecek bir felsefeyi benimsemiş oldular.
Jon Savage:Çok az yıl 1977 kadar büyük görülmüştür. İki 7’nin yan yana gelmesi her türlü kıyamet tellallığına gerekçe olmuştu. Müzik dünyasında da iki 7 ‘nin cazibesi hissediliyordu. Daha 72’de Bowie kıyamet mecazını kullanmış , “beş yıl sonra kaos gelecek” demişti. Marcus Garvey’ in dillendirdiği Rasta inancı da 77’nin (“iki yedi çarpışınca “)vaat edilmiş topraklara dönüş yılı olduğunu söylüyordu. 77, aynı zamanda Britanya kraliçesinin gümüş yılıydı, düzenin temsilcileri büyük bir kutlamaya hazırlanıyordu. Punklar içinse 77, Britanya`nın bugünüyle ve yarınıyla yüzleşeceği yıl olacaktı. Yeni yılı muştulayan Pistols değil, Clash olmuştu. 1977, Culture`ın şarkısındaki gibi, “iki 7`nin clash`i”ydi. Ve “clash” yılının şerefine Strummer, üzerinde koskocaman 1977 yazan bir tişörtle çıkmıştı sahneye. Ama 1977`nin ilk üç ayında New York menşeli şarkılar dillerdeydi. Talking Heads`in ilk single`ı “Love Goes To Building A Fire”, Blondie`nin ilk albümü, Television`ın “Marquee Moon”u ve Ramones`in “Leave Home”u… Yine de 1977 Clash`in uğurlu yılıydı. CBS`le yaptıkları sözleşmeden sonra çıkardıkları “White Riot” polis sirenleri, cam kırıkları ve çığlıklarıyla “radyofonik”likten çok uzak olmasına rağmen nisan ayında Top 40`a girmişti. Aynı günlerde, Pistols, yeni şirketleri Virgin`den “Anarchy In The UK”i yayınlamıştı. Bu yeni baskının ithaf listesinde anılanların bazıları şöyleydi: Che, Durruti, Watt isyanı, 1972 maden işçileri grevi, Black Power, Kadın Hareketi, Gene Vincent… Britanya kraliçenin 25. yılını kutlamaya hazırlanırken, Pistols da alternatif milli marş üzerine çalışıyordu. Þarkının adı Lydon`la McLaren arasında hararetli tartışmalara yol açmıştı. Lydon, şarkının orijinal adı olan “No Future”da diretiyordu, McLaren “God Save The Queen” dizesine tutulmuştu, şarkının adının o dize olmasını istiyordu.
Nisan 1977`de, ilk majör punk manifestosu çıkageldi. 14 şarkıdan oluşan “The Clash” albümü, “White Riot” ve “Police and Thieves” gibi Rasta melodili şarkılarında, mavi yakalı hedonizmi ve agresyonu dile getiren Clash, punk`ı toplumsal gerçekçilikle buluşturuyordu. Clash`in albümü listelerde 20. sıraya çıkmış, birkaç hafta sonra da Paul Weller, ın grubu The JNe Oldu Ne Oldu Ne Oldu ilk single`ları “In The City” ile listelere girmişti. Damned`ın “Damned Damned Damned”iyse albüm listelerinde “ilk beş”teydi. Mayıs ayında Clash, CBS`ten aldığı parayı son büyük punk turnesine yatırmış. JNe Oldu Ne Oldu Ne Oldu Slits, Subway Sect ve Buzzcocks`un yer aldığı “White Riot” turnesi 27 konserle müthiş bir punk rüzgarı estirmişti. Fakat asıl bombayı Pistols patlatacaktı. Mayıs 77`de, kraliçenin tahta çıkışının 25. yılının kutlanmaya başlandığı hafta piyasaya çıkan “God Save The Queen” beş günde 150bin satmıştı, o güne kadar görülmemiş bir sansüre rağmen. TV ve radyolar plağın duyurusunu yapmadılar, şarkıyı çalmadılar, büyük mağazalar plağı satmayı reddettiler.
“God Save The Queen”in insanları dehşete düşürmesinin sebebi, yalnızca bugünün koskoca bir yalan olduğunu söylemesi değildi, karanlık bir gelecek öngörmesiydi. Gümüş yıl kutlamalarının haftası dolduğunda, plağın satışı 200bine ulaşmıştı. Daily Mirror, bütün engellemelere rağmen “God Save The Queen”in listelerde birinci sıraya yükseleceğini tahmin ediyordu. Aynı gazetede İşçi Partisi millet vekili şu yorumu yapıyordu:”Eğer pop müzik bizim kurumlarımızı yok edecekse, o zaman kendilerinin yok edilmesi gerekir.” Sunday Mirror`ın manşeti “punkları cezalandırın”dı ve artık punk`a saldırı sözlü değil fizikseldi. İlk mağdur, Jamie Reid`di; bacağı ve burnu kimliği bilinmeyen saldırganlar tarafından kırılmıştı. Sonra sıra Paul Cook`a ve Lydon`a gelecekti. 1977 ağustosunun ortasında gündelik hayat, sanatı geride bıraktı. Yıl boyunca punk isyandan söz etmişti, ama olaylar punk`ın estetize çağrısını sollamıştı. National Front (Milliyetçi Cephe) mart 1977`deki ara seçimlerde geleneksel 3. parti olan liberalleri geride bırakmıştı. Birden, gerçek tehdit haline gelmişlerdi. Sokakları ele geçirme atağına kalkan Milliyetçi Cephe (MC), Londra`nın işçi ve siyah ağırlıklı semti Lewisham`da bir gösteri düzenleyeceğini ilan etti. Açık bir provokasyondu bu. Çatışma çıkmasının kaçınılmazlığına rağmen MC`nin yürüyüşüne –Pistols konserlerinin aksine- izin verilmişti. Sonuç arbede: MC`yi protesto eden 5000 göstericiyle 4000 polis ve 1000 kadar MC militanı arasında bir sokak savaşı yaşanmıştı.
John Lydon: Milliyetçi Cephe`den iğreniyorum. Bu kadar gayri insani bir güruha kim, nasıl oy verebilir, hiç anlamıyorum.
Jon Savage: Basının Lewisham olaylarını tartıştığı hafta, Tom Robinson Band (TRB) EMI`la sözleşme imzalıyordu. Robinson`ın eşcinsel olduğunu açıkça beyan eden ilk şarkıcı olmasına ve Irkçılığa Karşı Rock hareketinin faal bir üyesi olmasına rağmen, TRB, rock klişeleriyle malul bir topluluktu. Tutucu müzik ve radikal politik fikirler bir aradaydı. Örgütlü sol politikayla punk`ın bir araya gelmesi bir sürü çelişki içeriyordu. “Enteller”le “toplumcu gerçekçiler” arasındaki uyuşmazlıkta iki tarafta yanlıştı. Yanlışları, özgül bir duruma gösterilen tepkiyi kültürel bir prensip haline getirmeye çalışmalarıydı. TRB`nin müziği berbatsa, bu, politik tavrının da berbat olduğunu gösterir miydi? Elbette hayır, ama bu ikisi birbirinden ayrılmaz bir hale gelmişti. Hep aynı soru ortaya çıkıyordu: Hangi taraftasın?
Howard Devoto: Ben tamamen apoliktim. 1977 sonbaharında Magazine`le yaptığımız ilk şarkılardan biri “Shot By Both Sides”dı –iki ateş arasında kalmak.– Þarkının adı, sosyalist bir arkadaşımın bana söylediği cümleydi:”iki ateş arasında kalacaksın”
Jon Savage: Kasım 1977`de Pistols`ın “Never Mind The Bollocks”ı ABD`de yayınlandı. Ajanslar, San Fransisco`da, Aquarius Records`ın önünde kalabalıkların toplandığını duyuruyordu. Ama 1978`in ilk haftasında, ABD`deki cazibe merkezi Bee Gees`di, “Saturday Night Fever”ın soundtrack`i ağır ağır tırmanarak zirveye oturmuştu. 1970`lerin sonu 1920`ler gibiydi. Bu, Andy Warhol`un günlüklerinde de aynen beyan görülüyordu.
John Holmstrom: (rock eleştirmeni) “Saturday Night Fever”la disko olayı patlayınca, herkes bize “punk öldü, artık disko var” demeye başladı.
Jon Savage: Diskonun birçok öğesi, punk’ın övülen niteliklerinin kopyasıydı: Püriten ahlakçılığa karşı cinsellik üzerinde ısrar, rock’un standart grup formatına karşı teknolojiye yönelme, bireyciliğe karşı kitlesellik. “Saturday Night”ta Travolta, sıkıcı hayatından kurtulmanın tek yolu olarak şehirdeki en iyi dansçı olmayı görür. Ancak, bu bireyselliği elde edebilmek için kendi kişiliğini reddetmek zorundadır. Bir disko şampiyonunun dans adımları robotluk derecesinde otomatiktir. Punk’çılar böyle bir açmaza hiç düşmediler. Öte yandan diskonun getirdiği hedonizm, kurulu düzenin ahlakına, punk’inkinden daha etkili bir darbeydi. Buna müzik endüstrisinin tepkisi, Woodstock starı Country Joe McDonald’ın dediği gibiydi: “Müzik endüstrisi, zararsız hippi gruplarına milyonlarca dolar ödemeye başladı.” Fakat bu süreçten kazançlı çıkanlar Country Joe gibi keskin hippiler değil, Paul McCartney ve Wings, Eagles, linda Ronstadt ve Peter Frampton gibilerdi. Sürecin zirve noktası Fleetwood Mac’ti. “Rumours” adlı albümleri 1977’de 31 hafta listelerde bir numaraydı, 7 milyon adet satmıştı.
John Holmstrom: O dönemde hippi olayının muhafazakar kanadı itibar kazandı. Devlet, 60’larda olanlardan hazzetmemişti, punk’la birlikte o tavrın dirilmesini engellemek istiyordu. Jimmy Carter, bir caz konserinde ve Beyaz Saray’ın bahçesinde yaptığı toplantıda punk’ı durdurmak istediğini beyan etti.
Peter Buck: (REM) Georgia’da her şeyden o kadar uzaktık ki, benim için Sex Pistols’la Ultravox arasında bir fark yoktu. 1976’dan 1978’e, ne çıkarsa alıyorduk. Eksisini, artısını düşünmüyorduk. Bizim için punk, dayatılan kurallara başkaldırmak, kendi şarkılarını yazmak ve plaklarını kendi firmanla çıkarmaktı.
Jon Savage: Punk sanatla hayat arasındaki sınırları yıkmak, idealize edilmiş bir geçmişte değil, “şimdi”de ve “gelecek”te yaşamak istiyordu. Ne var ki, 1978 İngiltere’sine tosladı. “Þimdi” umut vermiyordu, “gelecek” ise daha beter görünüyordu. Muhafazakarlar, Thatcher’in önderliğinde, seçmenlerin önemli bir bölümünün gönlünü fethetmişti. Bireyci retorikleri punk’ın özgürlükçü, anarşizan söyleminin ters yüz edilmiş şekliydi. Thatcher, özgürlük sözcüğünü yeni sağ için yeniden tanımlamıştı. Bu, emekçi sınıfların örgütlenmelerini zaafa uğratmak ve hür teşebbüsü güçlendirmekti. 1977 yazında işsizlik 1.6 milyona çıkmıştı; bu, aktif iş gücünün yüzde 6’sı demekti. IMF`nin talebiyle kamu harcamalarında yapılan kısıntı huzursuzluk yaratıyor ve sokak şiddeti olarak tezahür ediyordu. Yeni politik çizgi, bölünmeydi. Thatcher, 30 Ocak 1977’de TV’de şöyle diyordu: “İnsanlar, ülkelerinin farklı kültürler tarafından istila edilmesinden ürküyor.” Bu, söylenemez olanı söylemekti. Fakat, artık söylenmez şeyleri söylemek mümkün, hatta arzu edilen bir şeydi. Thatcher’in söylemi toleransını yitirmiş, korkmuş ve günah keçisi arayan bir toplumun hassasiyetlerine hitap etmişti. Artık ırkçılık Milliyetçi Cephe’nin tekelinde değildi, İngiltere’nin siyasi gündeminin merkezindeydi.
30 Nisan 1978’de, Irkçılığa Karşı Rock (IKR) hareketi, Victoria Parkı’nda 100bin kişiyi topladı. Punk’ın o sıralarda önde gelen isimleri sahne aldı: X-Ray Spex, Tom Robinson, Steel Pulse ve Clash… Ertesi gün büyük basında bu miting – konser kısa haberden biriydi. Yine de IKR mesejını ulaştırmıştı.
Lucy Toothpaste: IKR, konserlere gelen insanları politize etmekte çok başarılıydı. Irkçılığı, faşizmi, seksizmi konu alan dergiler, broşürler, el ilanları dağıtılıyordu. Seyircilerin birçoğu politik tavrı olmayan insanlardı, ama müzisyenlerin sahnede yaptığı çağrılara olumlu karşılık veriyorlar, faşist fikirlere karşı mücadele edilmesini onaylıyorlardı.
Jon Savage: IKR ile punk grupları arasındaki ilişki sütliman değildi. Strummer’ın Victoria Park’taki konsere Kızıl Tugaylar tişörtüyle çıkması IKR için sorun olmuştu. Fakat yine de IKR’nin politik çizgisini punk kitlesi büyük ölçüde benimsiyordu. Punkçılar da yekpare bir topluluk değildi, aralarında çeşitli düzeylerde çelişkiler mevcuttu. Bir toplantıda Tom Robinson o kritik soruyu, “Hangi taraftasın?”ı sorduğunda, “İki ateş arasında”nın solisti Devoto’nun cevabı manidardı: “Benim kafam o kadar net değil.”
Punk hareketinin büyük bölümü, IKR’nin toplumcu gerçekçi çizgisini benimsedi. Temmuz 1978’de , Sham 69, Güney Afrika’nın özgürlük şarkısı “If The Kids Are United”ın uyarlamasıyla listelerde ilk 10’a girdi. Reggae grupları punk kulüplerinin demirbaşı haline gelmeye başladı.
Punk’ın avangard tarafında elektronik eğilimler göze batmaya başlamıştı ve Captain Sensible yeni ilahtı. 78 ilkbaharındaki turnede Pere Ubu’nun teknolojiye hakimiyeti ve olgun estetiği, ön grup olarak sahne alan çenç The Pop Group için aydınlatıcı olmuştu. Punk’ın siyah funk müziğiyle ilk ikna edici füzyonu gerçekleşiyor, James Brown’ın ismi fısıldanır oluyordu. Siyahların müzikal formlarını dışlamak punk’ı zafiyete uğratmıştı, şimdi yanlıştan dönülüyordu. The Pop Group, punk arketipini siyah müziğin formlarına tercume ederken, Leeds’li grup Gang of Four funk ritimlerini kullanıyordu. Þarkılarındaki can alıcı polemiklerin varoluş sebebi, Yorkshire’daki faşist dalganın yükselişiydi.
Andy Gill: (Gang of Four) Ortalıkta feci bir şiddet vardı. Üniversite kampuslerinde milliyetçi hareketin üyeleriyle solcu öğrenciler arasında çatışmalar oluyordu. Biz sola sempati duyuyorduk, ama yaklaşımımız köşeli siyasal terimlerle değildi. Daha çok kapitalist bir toplumda yaşamanın kaygılarını taşıyorduk. Aynı zamanda Thatcherizm kabusunun ülkeyi götüreceği yerden endişe duyuyorduk.
Jon Savage: Pistols’ın çözülmesi, punk’ı dumura uğrattı. Merkezsiz kalan hareket güç kaybetmeye başladı. “Enteller” toplumsal bağlarını yitirince, sonuç laboratuar popu olmuştu. Toplumcu gerçekçilerse estetik bir radikalizmden yanaydılar, ama “enteller”i lanetleyerek siyasi radikalizmi gündelik sloganların ötesine taşıyabilecek biçimlerden ve fikirlerden mahrum kaldılar. Haziran sonunda Pistols, Lydon’sız ilk plaklarını piyasaya sürdü. Plağın A yüzü, grubun ünlü tren soyguncusu Ronnie Biggs’le Rio’da kaydettiği “Punk Prayer”, B yüzüyse Sid Vicious’ın Sinatra’nın “My Way”ini yorumlamasıydı. Bu single hit oldu, Temmuz da 6. sıraya kadar yükseldi ve “God Save The Queen”den daha fazla sattı. Ama, kısa zamanda anlaşıldıki, plağı sattıran Biggs’in varlığı değil, Sid Vicious’un bir efsaneyi yıkmasıydı.
Al Clark: Biggs’in şarkısını değil, Sid’in “My Way”ini sevmiştim. Yıkılması gereken bir ikondu o, gelmiş geçmiş en narsist şarkıydı. Ama iş giderek bir şaşırtma oyununa dönüşmüştü. Þimdi ne yapabiliriz? Artık ortada bir grup yoktu.
Jon Savage: Biggs’in gruba dahil edilmesinde dahiyane bir fikrin tohumu vardı belki, ama icrası tesirsizdi. Birçok niteliklerine rağmen, ne Cook’ta ne Jones’da, Lydon’ın ahlaki tavrı vardı. Ayrıca bağlamda önemliydi: Temel prensipleri şaşırtmak, provoke etmekti. Fakat artık söylenmeye cüret edilemeyeni milliyetçi cephe ve muhafazakarlar söylüyordu ve bu hiç çekici değildi. Gelecek hızla geliyordu… Strummer’ın, “solun sağdan daha iyi olmasının sebebi, çoğunluğun bir azınlığa köle olmasına karşı çıkmasıdır.” Diyordu, ama zamanın ruhunu Ray Gange’in sözleri özetliyordu: “Ben azınlıktan biri olmak istiyorum, kapitalist olmak istiyorum.” Þubat 1979’da kamu sektöründeki dört büyük sendika greve gitti. Sonuç, toplumsal ilişkilerin felce uğramasıydı. Tabloidler punk’vari manşetler atıyordu: “Road to Ruin…” Grev, mart boyunca devam etti. Clash’in “English Civil War”u “top 40”taydı. 30 martta meclis güvenoyuna gitti, hükümet düştü, 3 mayıs’ta genel seçime gidilmesi kararı alındı. Muhafazakar sendikaların tırnaklarını sökeceklerini, kanun ve nizamı yeniden tesis edeceklerini ve aile değerlerini yeniden güçlendireceklerini vaat ettiler. Bunlar sol kanat sendikalara, şehrin harap haline ve gençlik kültürüne – ister punk ister rasta olsun – tepki duyan kesimlere cazip geldi. Artık iktidarda Thatcherizm vardı. Muhafazakarların galibiyeti, punk’ın fitilini ateşlediği toplumsal huzursuzluk döneminin sona erdiğini ilan ediyordu. Savaş sonrası toplumsal uzlaşma yürürlükten kalktı, punkın vazetmekle kalmayıp kuvveden fiile çıkardığı özgürlüğü yeni sağ rehin aldı ve ona bambaşka bir anlam atfetti: Eşitsizlik yalnızca kurumsallaşmadı, hakim sosyal ve kültürel ilke haline geldi. Punk yenilmişti, ama “galip sayılır bu yolda mağlup” misali bir mağlubiyetti bu. Özgürlük talebi yeni sağ tarafından katledilmişti ama, başkaldırısı ufuk açmıştı. Punk’ın ütopik isyanı dünyaya bir armağan oldu.
Jon Savage'ın "England's Dreaming" adlı kitabı
Roll Sayı:62
Üşenmeden Yazanlar: Cheki & Tatoo
Türkiye'de punk-rock
Önemli gruplardan biri Rashit'tir. En eski türkçe punk rock gruplarından biridir. Geçen senelerde Rock'n Coke'a çıkması tepki toplamış da olsa kendine özgü bir hayran kitlesi vardır.
Kurban grubuda ikinci albümlerinde taşıdıkları punk ruhunu ortaya çıkarmışlardır. Yalan, yosma, hayvan gibi punk şarkıları Sert adlı ikinci albümlerinde yer almaktadır.
Daha sonra Kurban grubunun müzikal birlikteliğine verdiği 2 senelik arada grubun solist ve gitaristi Deniz Yılmaz Panik adlı punk grubuna bassör ve back vokalist (aslında solist sayılır.Albümün yarısında kendisi söylemiştir.) olarak katılır. Aynı zamanda grubun prodüktörlüğünüde üstlenir. Ve ortaya Almayan böyle olsun isimli bir punk albümü çıkar.
Türkiyede indie yapan tek grup olarak "The Revolters"'i örnek verebiliriz.
Ayrıca Bursa'lı bir grup olan Deli, ÖsYeMe isimli şarkısı ile oldukça ses getirmiştir.Devamında bu sükselerini İnleten nağmeler(blz) adlı progressive rock albümleriyle devam ettirmişlerdir. Günümüzde hala o eski sert punk duruşunu gösteren gruplarda mevcuttur Not Made in China, the A.Y.I.L.A.R, Hükmen Mağlup, Höst, Poster-iti, Dead Army Boots, Tampon bunların başlıcalarıdır. Bunun yanı sıra Deli Gömleği, Kağıt Uçak, Dengesiz Herifler, Kilink, Allahsız Tospağalar gibi daha pek çok grup Türkçe Punk Rock yapmaktadır.
Son yıllarda indie ve punk müziğin brit soundunda kaynaşmasıyla dünyada "guitar band" olarak anılan indie-punk gruplarının artışı ve başarısı Türkiye'ye geçte olsa yansımıştır.The Revolters,Well Behaved,Suitcase gibi gruplar hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi elde etmişler ve dikkat çekmişlerdir.
Punk filmleri
01.The Velvet Underground and Nico (1966) Andy Warhol
02.A Clockwork Orange (1971) Stanley Kubrick<<<<<<
03.The Blank Generation (1976) Amos Poe
04.The Foreigner (1976) Amos Poe, No Wave Cinema
05.Jubilee (1977) Derek Jarman
06.Crash and Burn (1977) Ross McLaren
07.The Punk Rock Movie (1978) Don Letts (The Punk Rock Movie from England adıylada bilinir.)
08.Blank Generation (1979)
09.Over The Edge (1979)
10.Rock ‘n’ Roll High School (1979) Roger Corman
11.Breaking Glass (1980)
12.Rude Boy (1980)
13.The Great Rock ‘n’ Roll Swindle (1980)
14.Times Square (1980)
15.D.O.A. (1981)
16.Downtown 81 (1981)
17.Ladies and Gentlemen, The Fabulous Stains (1981)
18.The Decline of Western Civilization (1981) Penelope Spheeris
19.Urgh! A Music War (1981)
20.Liquid Sky (1982)
21.Cop Killer (1983)
22.Valley Girl (1983)
23.Another State of Mind (1984)
24.Suburbia (1984) Penelope Spheeris
25.Return of the Living Dead (1985)
26.Sid and Nancy (1986) Alex Cox
27.Thrashin’ (1986)
28.X: The Unheard Music (1986)
29.Dogs In Space (1987) John Lurie
30.Dudes (1984) Penelope Spheeris
31.Eat The Rich (1987)
32.Tapeheads (1988)
33.Terminal City Ricochet (1990)
34.1991: The Year Punk Broke (1992)
35.Frank’s Wild Years (1994) Jesse Richards
36.Youngblood (1995) Harris Smith
37.Hard Core Logo (1996)
38.Queercore: A Punk-U-Mentary (1996) Scott Treleaven
39.Trainspotting (movie) (1996)
40.She’s Real, Worse Than Queer (1997) Lucy Thane
41.Outsider (1998) Andrej Košak
42.Vennaskond. Millennium (1998) Tonu Trubetsky
43.SLC Punk! (1999)
44.The Filth and the Fury (2000)
45.The Clash: Westway To The World (2000)
46.24 Hour Party People (2002) Michael Winterbottom
47.Punk Rock Holocaust (2003)
48.Shooting at the Moon (2003) Jesse Richards
49.End of the Century: The Story of the Ramones (2004)
50.Vennaskond. Sügis Ida-Euroopas (2004) Tonu Trubetsky
51.Beyond The Screams: A U.S. Latino Hardcore Punk Documentary (2004) Martin Sorrondeguy
52.Loren Cass
53.The Story of the Clash
54.UK Subs: Punk Can Take It

































